Cumhuriyet Gazetesi Yazarları 12 eylül Dönemi Hatıraları

 

 

 

IŞIL ÖZGENTÜRK

Kültür Merkezi'ni yakan o kız!

Temmuz ayıydı, yıl 1971, gününü anımsamıyorum, o gün köylü heybemin içine diş fırçası ve birkaç iç çamaşırı koyup annemi ve babamı öptükten sonra sabahın köründe evden çıktım. Evden sabahın köründe çıkmanın kendimce çok önemli bir nedeni vardı; bir gün önce, ben evde yokken sivil polisler eve gelmiş her şeyi didik didik aramış, defalarca yatakların altına bakmış ve ısrarla benim nerede olduğumu sormuşlardı. Bizimkiler de "nerede olduğunu bize hiç söylemez" diyerek en doğru yanıtı vermişlerdi. Ben o gece her şeyden habersiz eve gelmiştim, hayret hiç kimseler kapımızı çalmamıştı, bu durumda ben de sivil polislerin mesai saati başlamadan evden fırlayıp hayatı boyunca etliye sütlüye karışmayan bir can arkadaşıma gidebileceğimi ummuştum.

Meğer sivil poliste mesailer çok erken başlarmış, dış kapıdan adımımı attım, yanıma gençten biri yanaştı, "benimle geliyorsun" dedi, çaresiz kuzu kuzu adamın yanında yürümeye başladım, vapura binip karşıya geçtik ve ben o meşhur Sansaryan hanında, dönemin Siyasi şube Müdürü Ilgız Aykutlu'ya teslim edildim. Ve ilk şoku yaşadım, en sevdiğim arkadaşlarım ayakları kanlar içinde koridorlarda yatıyorlardı. Orada kaldığım bir buçuk aya yakın bir sürede çok şey yaşadım, bazıları çok mahrem, bunların bir kısmını ancak yıllar sonra hikâye olarak yazmayı başarabildim. Hürriyet Yaşar'ın Can Yayınları'ndan yayımlanan "Bir Tersine Yürüyüş" (12 Eylül Öyküleri) kitabında yayımlanan "Dinle Yavrum" ve "Nihal İçin Ağıt" hikâyelerini yazarken çok ağladım ve çok utandım. Onları burada anlatmam olanaksız, ama biri var ki, onu babamın anısı için sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim babam da bütün babalar gibi bir babaydı, kızını severdi, kızına güvenirdi. Bir gün Ilgız Aykutlu odasında babamla beni buluşturdu. Babama övgüler yağdırdı, "devlete bu kadar zaman hizmet etmiş bir babamın kızı nasıl olur da böyle kötü yollara düşerdi?"

Babam şok olmuştu, "kızıma her zaman güvenirim o kötü bir şey yapmaz," diye yanıt verdi. Babam adına hem utanıyor, hem korkuyordum, Ilgız Aykutlu alttan aldı "kızmayın hocam" dedi, "biz sadece onu biraz uyarmak için burada tutuyoruz, keyfi yerinde hiç merak etmeyin." Babamın yüzü gevşedi, "Sağolun Müdür bey" dedi ve ben kahroldum.

Daha sonra babamla el sıkıştılar ve babam beni öpmeden, ama beni güvenli ellere bıraktığına emin bir yüz ifadesiyle odadan çıktı. Ve anında şiddetli bir tokatla yer düştüm, Aykutlu düştüğüm yerde beni tekmeliyor ve şöyle sesleniyordu "Ulan or…… babanı kandırdığın gibi bizi de mi kandıracağını sanıyorsun?" Bir başka gün Aykutlu masaya benimle ilgili kabarık bir dosya koydu ve sayfalarını teker teker çevirmeye başladı. Allahım ben neymişim? O günlerde sendika ve siyasi gazeteler için röportaj muhabirliği yapar, politik bir sokak tiyatrosu niteliğindeki Devrim İçin Hareket Tiyatrosu'nda oyunlar oynardım. İşte o dosyada işçilerle yaptığım bütün konuşmalar, çektirdiğim bütün fotoğraflar, oynadığım bütün oyunlar vardı. Ayrıca, benim gibi pek çok sol görüşlü arkadaşımın kapısını sık sık çaldığı ve karşısında bülbül gibi şakıdığımız İktisat Fakültesinin en baba solcu asistanı Mahir Kaynak'ın cebindeki dolma kalem biçimindeki ses alıcısıyla kaydettiği sözlerimiz de dosyadaydı.

Suçum mu? Taksim'deki Kültür Sarayı'nı yakmakmış! l 

ORAL ÇALIŞLAR

Bir daha buraya gelirsen...

İki askeri darbede toplam 7 sene hapis yattım. 12 Mart 1971 askeri darbesi sonrasında 11 Temmuz 1971 günü Gaziantep'te yakalandım. Askeri müdahalenin ardından Dev-Genç yöneticisi olduğum için hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı.

16 Temmuz 1974'te, yani 3 sene 5 gün yattıktan sonra çıkarılan Af Kanunuyla serbest kaldım. Eğer Af Kanunu çıkarılmasaydı, TİP Kurultayındaki konuşmam nedeniyle aldığım 8 yıl, Dev-Genç ve TİİKP davalarının birleştirilmesiyle aldığım 15 yıl ve "Kürt" sözcüğünü kullandığım için aldığım onlarca yıllık cezayı yatmak zorunda kalacaktım. 

Deniz'lerin idamından az bir süre önceydi. Sanırım 1972 Nisan ayıydı. Bir gece Mamak'ta kaldığım koğuşun kapısı çalındı ve Deniz'in beni görmek istediği söylendi. Gece vakti yapılan bu çağrıdan şaşırmıştım.

Gardiyan Nafiz birçok zincirli kapıyı açarak beni Denizlerin olduğu koğuşa götürdü. Semih Orcan, böbreklerini tutarak kıvranıyordu. Deniz beni görünce, "Oral gel şu Semih'e bir akupunktur yap da acısı geçsin" dedi. Ben Maocuydum, akupunktur bir Çin tedavi metoduydu ve Deniz gece yarısı arkadaşının ağrısından yola çıkarak böyle bir espri yapmayı tercih etmişti… 

Gülüştük… 

*** 

12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde ise gazeteciydim. Bir sosyalist partinin yöneticisi olduğum için yine bilinen Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesinden 8 yıl mahkûm oldum. Toplam 4 yıl da bu dönemde yattım. 

12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin her ikisinde de tutuklandığımda Mamak Askeri Cezaevi'ne konuldum. 1974'te Af Kanunuyla çıkarken gardiyanlar, "Bir daha buraya gelirseniz, daha beter bir cezaevine gireceksiniz" demişlerdi. Öyle de oldu. 12 Eylül dönemi çok daha acı vericiydi. l

HİKMET ÇETİNKAYA

Biz de çay yaptık

12 Eylül döneminde aynen İlhan Selçuk'un gözaltına alınma şekline benzer bir şekilde gözaltına alındım. TKP üyesiydim. İzmir'de yaşıyorduk. Gecenin bir yarısı kapım çal maya başladı. Kalktık, kapıyı açtık ve en az yedi sekiz tane sivil polisle karşılaştık. Bir anda içeri doluştular. Kabaca davranıyorlardı, kitaplarımı ve müzik albümlerimi dağıtmaya başladılar. Yanlarında çuval getirmişlerdi ve ellerine ne geçse bu çuvala dolduruyorlardı. O zaman çocuklarım küçüktü, en küçüğü bir yaşında olduğundan dolayı olayların farkında değildi, fakat diğerleri 10 yaşlarındaydılar ve ç ok korktular. Polislerin işleri bir türlü bitmeyince biz de İlhan Abi gibi onlara çay yaptık. Sabaha karşı beni Çankaya'daki emniyet müdürlüğüne götürdüler, üst kata çıkardılar. Gözlerimi siyah bir bezle başladılar sonra da beni bir hücreye koydular. Hücre en fazla dört metre kareydi, fakat içeride benimle birlikte yaklaşık 2 0kişi daha vardı. Orada günlerce kaldık. Her birimizin oturması mümkün değildi, bu yüzden birer saat nöbetleşe ayakta duruyorduk ve günde ancak 12 saat oturabiliyorduk. Hücrede doktor bir arkadaşımız vardı, işkenceci polislerden biri gelip ona " ayağıma bir şey oldu, ne yapmam lazım?

Gibi sorular soruyor, sonra da işkence yapmaya geri dönüyordu. Ardından bizi Narlıdere'ye geçirdiler. Oraya ilk geldiğimizde, elimize battaniye verip

İşkence gördünüz mü diye sordular, fakat " evet işkence gördüm diyenleri emniyete geri gönderiyorlardı ve tabii emniyette o kişilere tekrar işkence yapılıyordu. Biz de bir an önce koğuşlara geçmek için işkence görmediğimizi söyledik. Bu sürecin e n sinir bozucu kısmı, bizi mahkemeye kelepçelerle çıkarmalarıydı. 141-142'den yargılanacaktı k, fakat savcı Ayhan Sun çok aydın bir insandı, takipsizlik kararı verdi ve beraat ettik. Mahkeme sırasında, birçok gazeteci vardı. İzmir küçük bir yer olduğundan herkes birbirini tanır, fakat erkek gazetecilerin hiçbiri yanıma gelmedi, gelmeye çekindiler. Buna karşın aralarından genç bir kadın gazeteci, cesurca yanıma gelip

Hikmet abi bir şeye ihtiyacın var mı diye sordu. O kişinin adını unuttum, ancak bu olayı hiç unutmam. Eğer röportajı okursa, elbet o da hatırlayacaktı r... l

 

ERDAL ATABEK

Hapishanede demokrasi mücadelesi verdik...

12 Eylül döneminde Barış Derneği davasıyla ilgili olarak gözaltı sürem kısa sürdü ve hemen tutuklama kararı verilerek cezaevine gönderildik. Ancak Ankara'dan getirilen arkadaşlarımızın gözaltı süreleri içinde işkence biçiminde işlemlere maruz bırakıldıklarını sonradan öğrendik. Tutuklandıktan sonra götürüldüğümüz ilk cezaevi olan Maltepe Askeri Cezaevi'ndeki koşullar tam anlamıyla 'eziyet' amaçlıydı. Ardından Metris Askeri Hapishanesi ve Sağmalcılar Cezaevinde tutulduk. Yattığımız bütün süre içinde onaylanmış bir ceza almamıştık. Toplam 38 ay yirmi gün tutuklu kaldığımızı anımsıyorum. Dava sonucunda beraat ettik.

Suçlandığımız işlerin hiçbirinin ceza verilmesini gerektirmediği ortaya çıktı.

Sonuçta aydın kişiler yıllarca boşuna hapis yattılar. İşlerini, görevlerini, birçok haklarını kaybettiler. Yakınları acılar çekti.

Cezaevinde yaşam koşulları bakış açınıza da bağlı. Eğer yaptığınız işlerde haklı olduğunuzu bilirseniz direnme gücünüz de artar. Hiç kimse hapiste olduğu için çürümez, insan kendi içinde çürür. Biz bunu hiç unutmadık.

Hapishane koşullarını hepimizin amaçları olduğu bir süre gibi değerlendirdik. Ben 'Alkol Ve İnsan' adında bir kitap yazdım. Arkadaşlarım öteki tutuklulara dersler verdi. Aramızda tam bir dayanışma yarattık. Sağmalcılar cezaevinde 'İnsan Sıcağı' kitabını yazdım.

Orada yaşadıklarımızı da çıktıktan sonra 'Sözüm Sanadır' adlı kitapta anlattım. Orada yatarken demokrasi mücadelesi verdik ve 'Barış' gibi bir insanlık idealinin dünya için taşıdığı öneme katkıda bulunduk.

Ülkemin artık insanlar için güvenli bir yer olmasını diliyorum. l

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !